top of page

Buldumcuk / Gelişememe

Güncelleme tarihi: 4 Mar

Ninesi eski kız arkadaşıma demiş ki zamanında "Mezarıma kırmızı renkli çiçekler ekin. Ama unutmayın, gülller dalında güzel. Kışlık saksı çiçekleri ekin." demiş. İşte o mezarlıkta Mukaddes ninenin altında yattığı toprağı, çok sevdiği kırmızı renkli kış çiçekleriyle donatmaya giderek yıllar önce verilmiş bir sözü tutuyoruz.


Ben ne zaman bir mezarlığa gitsem, hatta ne zaman bir mezarlık görsem, Sinan Canan'ın kitabındaki sözler uçuşur beynimde. "İnsan bazen alıp verdiği nefesin sayılı olduğunu unutabilen bir varlığa dönüşüyor."


Biliyordum; ilerlediğimiz her an, son nefesimizi verene kadar yaşayarak değişecek, yaşayarak dönüşecektik. Zamanı kavrayacaktım ki, geçmişimde hatırlanmaya değer anılar biriktirebileyim dönüşürken. Çünkü geriye dönüp baktığımda beni ben yapan şeyin, benlik denen şeyin, insanın belleğinde kalanlar olduğunu biliyordum.


Ben sevginin dünyayı değiştirebileceğine, güzelleştirebileceğine, eşitliğin, adaletin, fedakarlığın, vicdanın, merhametin, şefkatin ve iyiliğin insanları birbirine yakınlaştıracağına ve de bunların en asil erdemler olduğuna inanarak büyüdüm. Kalbimde başkalarına hep bir yer vardı bu yüzden. Belki de bu yüzden en çok kendimi kırdım ben. Ama görememiştim ki, herkes en çok kırıldığı, en çok korktuğu şeye benziyormuş zamanla.


Ve ben, en çok korktuğum şeye dönüştüm geçen yaz.


İnsanın en büyük yanılgısı, iyi olmanın daima iyi karşılanacağını sanmasıymış sevgili okur. Bunu Mukaddes ninenin mezarına gittiğimiz günün gecesinde ve içtiğim bilmem kaçıncı kadehte, derinden gelen acı bir hisle fark ettim.

Mutsuzdum. Bu mutsuzluğun kaynağı, yanlış insanları hayatıma almak dışında kendimle ilgili şeyler değildi.

Hep başkalarıydı mutsuzluk kaynağım.


Oysa beni mutsuz eden her şeyle arama mesafe koymayı başarmıştım son iki yıldır. Üstüne üstlük kendi inşa ettiğim dünyaya döndüğümde mutlu zamanlarım giderek artıyor ve büyüyordu. İhtiyaç duyduğum an yalnızlığımla, ihtiyaç duyduğum an çevremle paylaştıklarımızdan mutluluk biriktiriyordum.


Sonra bir şey oldu. Zamanı kaçırdığım hissine kapılır oldum. Oysa yalnızken de, çevremde değer verdiğim insanlarla bir aradayken de yaşadığım her andan haz alıyordum. Haz ve mutluluk başka şeylerdi ama ben hem mutlu hissediyor hem de haz duyuyordum işte.


Derken bir anda yaşama doyumu sağlayan mutluluklara çok geç kalmışım hissi kendini göstermeye başladı. Hızla kararlar almam, her şeye ve herkese kafa tutmam bu yüzdendi. Bir sürü zorlukla mücadele edip kendime inşa ettiğim yolda, zar zor sürdürdüğüm yolculuğumda beni daha fazla mutsuz kılacak şeylere karşı kendimi korumak için başka bir yol bulamıyor olmamdandı... yavaşlamaktan kaçınmam...


Başarıyordum. Her şeyi düzene sokup, kendime çizdiğim yolda huzurla, keyifle ve başardıkça, bunun tadına vararak ilerliyordum. Dönüştüğüm şey daha iyi bir insan olsun istiyordum. Hayalini kurduğum şehirde, hayalini kurduğum yaşamı sürüyordum. Yeni bir çevrede yeni insanlarla hızla uyumlanıyorduk birbirimize. Çok değerli insanlarla zamanımı bölüşüyor, geziyor, tozuyordum. Giderek daha güçlü imkanlar sağlayarak hayatımı yaşarken, ihtiyacı olan herkese de sorumluluk bilinciyle koşabiliyor, destek olabiliyordum. Hiç tanımadığım insanlar için bile bir şeyler yapmaya çabalıyordum.


Tüm bunlar benim mutlu olmama yetiyordu. Bu mutluluk ailemi ve dostlarımı mutlu ettikçe daha da mutu oluyordum. Görülen, fark edilen, başkalarını da sevindiren mutluluğumun tadını çıkarıyordum.


Her şey yolunda gidiyordu madem, bir mezar ziyareti beni neden bu kadar sarsmıştı?


Neden bir sürü soru üşüşmüştü tepeme? Ne arıyordum, ne bulmuştum? Arayışta ne değişmişti de bulduklarım beni memnun etmiyordu? Ben hayatı kaçırdığım, her şeye geç kaldığım hissiyle kendimi başka bir şeye mi dönüştürüyordum? Neye dönüşüyordum? Daha da önemlisi; bu ben, bu sorulara bulacağım cevaplarla ne yapacaktım?


Garip bir şekilde kadınların ilgisini çektiğimi keşfederken eril eril yükselen özgüvenim, diğer yandan geç kalmışlık hissimi tetiklemiş olabilir miydi? Geç kalmışlık hissinin rahatsızlığını dindirmek için haz ve mutluluk dengemi bozacak şeyler mi yaşıyordum? Çapkınca yüzüme gülümseyen genç ve sarışın İngiliz afet, davetkar bakışlarıyla aklımı başımdan alan güzel gözlü Ukraynalı... Gagarin'de Tolga ile tanıştığımız (tavladığımız) gurbetçi kızlar... Her hafta sonu başka kadınlarla beynimde patlayan dopamin, serotonin, adrenalin bombardımanı...


Dengede kalma çabamı nörokimyasal nedenler mi zorluyordu, yoksa duygusal nedenler mi? Bireysel ahlak, insani etik, eşitlik, cinsiyetsiz sosyal yakınlık ısrarımı sürdürmekte inat etmem benim bir şeyleri kaçırıyorum duygusuna kapılmama neden olmuş olabilir miydi? Her şeyi görmeme rağmen, egomu haz ile beslemeye yönelen orospu çocuklarından biri mi oluyordum?


Debby'nin ilgisinden ve onunla vakit geçirmekten keyif alırken, neden ilçedeki bütün erkeklerin dönüp dönüp baktığı şu bankacı stajyer kızı beğenmekle kalmıyor, daha fazlasını istiyordum? Güzeller güzeli stajyerle birlikte olmayı neden arzulamıştım? Arzulamakla kalmamış, tanıştığımız andan itibaren gösterdiği ilgi ve beğeniyi kullanmak için neden hiç düşünmeden bu fırsattan yararlanmıştım?


Bütün ucuz orospu çocuğu am manyakları gibi, gencecik bir kadına "Konuşmak istemiyorsan bunu bana söyleyebilirdin?" diye mesaj attıracak kadar çirkin bir şeye dönüşmüştüm. Hiç ihtiyacım yokken... Sadece aklımda değil, hayatımda da olmasını istediğim Debby ile birliktelik yaşayabileceğimize dair bütün yollar açıkken...

Her şey böyle güzel giderken, ben ne arıyordum amına kodumun hayatında da; böyle iğrenç duyguların içerisinde boğulurken bulmuştum kendimi?

İçimde ama benim için atmayan bir yürek...


Pişmanlık… Ağır bir duygu. Her gün, her gece içimde yankılanan bir çığlık gibi durmadan büyüyordu. Kimsenin duymadığı, ama benim her nefes alışımda içimi titreten bir ağırlıkla... Hak etmeyen insanları incitmiştim. Bilerek ya da bilmeyerek... bir önemi var mı?


Bilmemek de bazen affedilmez hatalar arasına girmemeli mi sizce?


Devam Edecek...

Comentarios


bottom of page